İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi
Hasta Okulu
DEPRESYON
Prof. Dr. Sedat Özkan
GİRİŞ
Ruh sağlığı genel sağlığımızın ayrılmaz bir parçasıdır. Bedendeki değişiklikler beyni ve ruhu etkiler. Ruhsal durumdaki çatışmalar ve sarsılmalar da bedeni etkiler. Sağlık, yaratıcılık ve mutluluk, beden sağlığını ve bunun da ötesinde ruhsal açıdan sağlıklı olmayı gerektirir. Psikiyatriyi ve psikolojiyi sadece akli hastalıkların tedavisi kapsamı sınırları içinde düşünmeyip tıbbi durumlara psikolojik bakış açısının yaygınlaşması, bireyde, ailede ve toplumda barışı, doyumu, huzuru, mutluluğu ve uzlaşmayı arttıracaktır. Ülkemizde ruh sağlığı hizmetlerinde en önemli sorunlardan biri ruh sağlığı hizmetlerinin genel sağlık hizmetleri ile bütünleşmemiş olmasıdır.
Ruh sağlığı bozulan kişi; Duygu, düşünce ve davranışlarında değişik derecelerde tutarsızlık, aşırılık, uygunsuzluk ve yetersizlik gösterir. Ancak ruh sağlığı bozulan kişide bu özelliklerin; sürekli, şiddetli, yineleyici olması, kişinin verimli çalışmasını ve kişiler arası ilişkilerini bozması gerekir. Dünya Sağlık Örgütü ve Sağlık Bakanlığı verilerine göre (2004), dünyada yaklaşık 400 milyon kişi çeşitli ruhsal sorunlarla karşı karşıyadır. Ülkemizde ise, her dört kişiden biri ruhsal bir bozukluk ya da sorun yaşamaktadır.
Çağımızda insanın ruhsal yapısıyla ilgili sorunları, diğer bedensel rahatsızlıkları gibi somut bir şekilde açık, bilimsel bir temele oturmuştur. Ne yazık ki, toplum içinde yine de soyut ve belirsiz kavramlar olarak değerlendirilmeye devam ederler. Ruhsal sorun yaşayan birçok kişi, bu durumunun tedavi edilebilir bir durum olduğunu aklına bile getirmez ve yaşamını, üstesinden gelinebilecek bir rahatsızlıkla sürdürmeye çalışır. Oysa ruhsal sorunlarımız da tıpkı şeker hastalığı gibi tanımı, nedenleri, gidişi, tedavisi ve sonuçları belli durumlardır.
DEPRESİF BOZUKLUK
Depresyon günümüz zorlanan insanının en yaygın ruhsal sorunudur.
Depresyon duygusal tepkinin ve yoğunluğunun beklenenden fazla olduğu, kendine özgü belirtileri olan, ciddi ve ciddiye alınması gereken ve tedavi edilmezse aylarca hatta yıllarca sürebilen bir hastalıktır.
Herkes yaşamının bir döneminde hüzün, keder, mutsuzluk gibi duygulanımlar yaşayabilir. Bunlar, genellikle yaşanan olaylarla ilişkili ve geçicidir. Oysa bazen bu duygulanımlar daha aşırı boyutlarda ve daha uzun süre yaşanırlar. Hatta bazen buna yol açabilecek belirgin bir neden de yoktur veya neden vardır ama gösterilen duygusal tepkinin süresi ve yoğunluğu beklenenden fazladır. Artık bu duygulanımlar yaşamla, kişinin kendisiyle, çevresiyle ilişkisini bozmaya başlamıştır.
Depresyon, keder-elem yönünde artmış duygu durumudur, ruhsal çökkünlük halidir. Derin üzüntülü bir duygu durum içinde düşünce, konuşma ve hareketlerde yavaşlama, güçsüzlük, değersizlik, isteksizlik, karamsarlık duygu-düşünceleri ile fizyolojik işlevlerde yavaşlama vb. belirtileri içeren bir hastalıktır.
Depresyon aynı zamanda, tedaviye iyi yanıt veren ve sonunda tam olarak iyileşebilen bir hastalıktır. Oysa depresyon geçirenlerin çoğu, tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu düşünmezler ve bu nedenle tedavi arayışı içine girmezler. Özellikle bizim toplumumuzda depresyon büyük oranda tedavi gerektirir bir hastalık olarak değerlendirilmez; sanki normal bir yaşam biçimi, kader veya kişilik özellikleri gibi görülür. Oysa depresyonda tedavi yardımı almak için, soğuk algınlığında olduğundan çok daha fazla neden vardır.
Depresyon en sık görülen ruhsal bozukluktur. Türkiye’de yapılan çalışmalarda depresyonun yaygınlık oranı %9-20 olarak saptanmıştır. Depresif birey kendisini yalnız ve çaresiz hisseder. Oysa tüm insanların yaklaşık beşte biri yaşamları boyunca en az bir kez depresyon geçirirler. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre herhangi bir anda dünyada 100 milyon insan depresyondadır. Görüldüğü gibi, depresyon oldukça sık görülen bir durumdur.
Depresyon yaygın oluşunun yanı sıra, yol açtığı yeti yitimi ve riskler nedeniyle de önem taşımaktadır. Tüm dünyada yeti yitimi açısından ilk üç sıraya girmektedir. Depresyon kişilerin mesleki başarısını düşürmekte ve iş kayıplarına, cinsel bozukluklara yol açarak evlilik sorunlarına, kişinin durumun etkisinden kurtulmak, kendini rahatlatmak için alkol ve uyuşturucu maddelere yönelmesine, bunun sonucunda trafik kazalarına, kavga ve suça yönelmeye, ruh sağlıkları bozuk çocuklara ve ruh sağlığı bozuk bir toplum olmamıza yol açmaktadır. Depresyondaki kişilerde sağlık harcamaları da daha yüksektir ve yaşam kalitesi ileri düzeyde bozulabilir. Tedavi edilmezse, özellikle ağır depresyonda, intihar riski vardır. Depresyondaki hastaların yaklaşık 2/3’si intihar etmeyi düşünür ve %10-15’i intihar girişiminde bulunur.
Depresyon herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir. Ama sıklıkla 24-40 yaşları arasında görülür. Her 4 kadından biri ve her 10 erkekten biri hayatlarının bu döneminde depresyonla tanışırlar. Depresyon bütün sosyal katmanlardan insanlarda görülebilmektedir.
Depresyon riskinin arttığı durumlar
Daha önce geçirilmiş depresyon öyküsü
Ailede depresyon öyküsü, intihar girişimi
Alkol-madde kullanımı
Kadın olmak
Kronik fiziksel bir hastalık olması
Sosyal destek sistemlerinin yetersizliği
Yalnız yaşamak
Başka bir psikiyatrik bozukluk olması
Zorlayıcı yaşam olayları
Travmatik çocukluk dönemi
Erken dönemde (11 yaşından önce) anne kaybı
Depresyon belirtileri
- Üzüntü duygusu, çökkünlük hali
- İçe kapanma, çevre ile ilişkide azalma
- İlgi kaybı ya da artık zevk alamama
- İsteksizlik
- Karamsarlık
- Huzursuzluk, sıkıntı ya da sinirlilik
- Değersizlik ya da suçluluk duyguları
- Uykusuzluk ya da aşırı uyku
- İştahsızlık ya da aşırı yemek yeme
- Enerjide azalma, yorgunluk
- Cinsel ilgi ve zevkte azalma
- Kararsızlık
- Dikkati toplamada güçlük
- Ölüm-intihar düşünceleri ya da girişimi
EĞER, İKİ HAFTA GİBİ BİR SÜREDİR HEMEN HEMEN HER GÜN YAKLAŞIK GÜN BOYU SÜREN BİR BİÇİMDE BU BELİRTİLERDEN BAZILARINI YAŞIYORSANIZ, DEPRESYONDA OLABİLİRSİNİZ.
Hemen hemen her gün ve günün büyük kısmında çökkün, üzüntülü, kederli durumdaysanız,
Her zaman yaptığınız şeylerden eskisi gibi zevk alamıyorsanız,
Çevrenizde olup bitenlere karşı ilginiz azaldıysa,
Hemen her gün yakınlarınızın da fark ettiği şekilde konuşma, düşünce ve davranışınızda yavaşlamadan yakınıyorsanız,
Karar vermekte, etkinliklere başlamakta ve sürdürmekte zorluk çekiyorsanız,
İştahınızda azalma veya artma varsa ve istemediğiniz halde kilo alıyor veya veriyorsanız,
Hemen hemen her gün uykuya dalmakta veya sürdürmekte güçlük çekiyor ya da sabahları istemediğiniz halde erken uyanıyorsanız,
Yorgunluk, halsizlik, bitkinlik ve enerji kaybınız olduğunu hissediyorsanız,
Bedeninizde nedeni bulunamayan ağrılar, nefes darlığı, baş dönmesi, mide bulantıları, gaz hissi, ishal-kabızlık dönemleri gibi yakınmalarınız varsa,
Cinsel isteğiniz azalmışsa,
Düşüncelerinizi belli bir konuya yoğunlaştırmakta güçlük çekiyorsanız,
Zihninizin karmakarışık olduğunu hissediyorsanız,
Değersizlik, kendini beğenmeme veya suçluluk duyguları yaşıyorsanız,
Yineleyen biçimde “ölsem de kurtulsam” diye düşünüyorsanız,
Aklınıza intihar düşünceleri takılıyor veya intihar planları yapıyorsanız
DEPRESYONDA OLMA OLASILIĞINIZ VAR DEMEKTİR.
Depresyonun nedenleri
Depresyonun etyolojisinde biyo-psiko-sosyal etkenler rol oynar.
Biyokimyasal etkenler
Beyinde bulunan bazı kimyasal maddelerin (serotonin, noradrenalin v.b. gibi) yetersizliği depresyon gelişiminden sorumlu tutulmaktadır. Özellikle limbik sistemde noradrejernik ve seratonerjik sistemde işlev azalması ya da düzey düşmesi olduğu hemen hemen kesinlik kazanmıştır. Nöroendokrin çalışmaları depresyonun presinaptik 5-HT1A reseptörlerinde azalmayla ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Depresyon hastalarında noradrenerjik reseptörlerinde azalmayla ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Depresyon hastalarında noradrenerjik reseptörde tutarlı hiçbir değişiklik olmamasına karşın, alfa-2 reseptörlerin antidepressanlarla down-regülasyonu tedavide rol oynamaktadır.
Depresyonda, kortizol düzeyinde artma ve tiroid sisteminde işlev bozukluğu olduğu ileri sürülmektedir.
Genetik etkenler
Depresyonda ailesel yatkınlık söz konusudur. Anne, baba, çocuklar veya kardeşler yineleyici depresyon atakları geçiriyorsa, bu kişinin de bir veya daha çok depresyon epizodu geçirme riski %20’dir. İkiz kardeşlerden biri depresyon geçirmişse, diğer ikizin hayatının bir döneminde depresyon geçirme riski %70’dir.
Kişilik yapısı
- Bağımlı ya da aşırı bağlı, şüpheci veya sınırda kişilik özellikleri olan,
- Takıntılı, ayrıntıcı, mükemmeli arayan, kimseyi incitmemeye, herkesi hoşnut etmeye çalışan, aşırı duyarlı, çabuk etkilenen ve üzülen, sorumluluk duygusu güçlü olan,
- Öz güveni az olan, sürekli kendini eleştiren,
- Kendisini, çevresindekileri, olayları, geçmişi ve geleceği olumsuz değerlendiren,
- Kendisinden veya diğerlerinden beklentileri gerçek dışı ve yüksek olan,
- Duygularını, düşüncelerini ifade edemeyen,
- Öfke duygularını dışa vurmayan,
- Etkili başa çıkma, problem çözme becerisi yetersizliği olan,
- Esnek olamayan bireyler, depresyona daha yakındır.
Çevresel faktörler
- Şiddete maruz kalma
- İhmal edilme
- Ani ve ciddi kayıplar
- Sevilen kişinin kaybı
- Sosyal değişimler
- Psiko-sosyal zorlanmalar
- Destek eksikliği
Etkenler ne olursa olsun depresyonu sürdüren en önemli faktör, kişinin olayları yorumlama biçimidir. Depresyondaki kişi;
Kendini olumsuz açıdan görür.
Dış dünyayı, çevresindekileri olumsuz açıdan görür.
Geleceğini olumsuz açıdan görür.
Fiziksel hastalık
Fiziksel hastalıklar depresyon riskini arttırır. Kanser, enfeksiyon hastalıkları, kalp-damar hastalıkları, akciğer hastalıkları, merkezi sinir sistemi hastalıkları, travma, romatolojik hastalıklar, cerrahi komplikasyonlar ve organ kaybı olan hastalarda depresyon sık görülür.
Bu hastalıkların tedavisinde kullanılan birçok ilaç depresyon gelişimine neden olabilir.
Gebelik ya da doğum sonrası dönemde depresyon riski artar.
İKİ UÇLU DUYGUDURUM BOZUKLUĞU
(Manik-Depresif Bozukluk)
Depresyonla birlikte duygu durum bozuklukları spektrumunda yer alan diğer bozukluk da iki uçlu duygu durum bozukluğudur. İki uçlu duygu durum bozukluğu, kişinin hislerinde ve hissettiklerinde, duygu durumunda, düşüncelerinde, enerjisinde ve yaşama fonksiyonları kabiliyetlerini etkileyen bir beyin hastalığıdır. Bu, insanların günlük yaşamda yaşadıkları iniş çıkışlardan çok farklıdır; iki uçlu duygu durum bozukluğunun belirtileri hastayı ve ailesini zorlar. İki uçlu duygu durum bozukluğu ilişkilerin zarar görmesine, işte ve okulda başarısızlıklara ve kötü performansa ve hatta intihara sebep olabilir. Ancak tedavi edilebilir bir hastalıktır ve hastalar üretici ve kesintisiz, yaşamlarını sürdürebilirler.
Bu hastalık toplumun en az % 1’ini etkilemektedir. Kadın ve erkekte benzer oranda görülür. İki uçlu duygu durum bozukluğu, tipik olarak 30 yaşında ortaya çıkmakla birlikte, genç yaşlarda da gelişebilir. Ama bazı insanlar ilk semptomlarını çocuklukta yaşarlar ve bazılarında da yaşamlarının ilerdeki yıllarında ortaya çıkar. Genellikle hastalık olduğu bilinmez, anlaşılmaz ve insanlara doğru teşhis konmadan ve gerektiği dibi doğru tedavi edilmeden önce, kişiler yıllarca çok fazla acı çekebilirler. Bu hastalık, şeker hastalığı gibi uzun vadeli (kronik) bir hastalıktır ve çok dikkatle kişi, yaşamı boyunca kontrol altına alınmalı ve tedavi edilmelidir.
Kalıtımsal özelliği fazla olan bir bozukluktur. Mesela eğer bir kişide iki uçlu duygu durum bozukluğu varsa, ama eşinde yoksa, doğacak çocukta olma riski sadece 7’de 1’dir. Ailede/akrabalarda çok daha fazla sayıda iki uçlu duygu durum bozukluğu veya depresyonlu kişi varsa, bu risk daha fazla olabilir. İspatlanmış tek bir nedeni yoktur. Beyindeki bazı kimyasal maddelerin aktivitesinde artma ya da azalma ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Hastalık başlangıçta bazı üzücü yaşam olayları ile ilişkili gibi görülmektedir. Üzücü yaşam tecrübeleri, uyuşturucu/alkol kullanımı, uykusuzluk veya diğer stresler hastalığı tetiklemektedir.
Manik, hipomanik, karma ve depresif epizodlar olmak üzere duygu durum bozuklukları 4 çeşit hastalık tablosu (epizod) ile ortaya çıkabilir. Depresif epizodlar, yukarıda depresyon içinde anlatıldığı için bu bölümde diğer 3 epizod üzerinde durulacaktır.
Manik epizod: Aşırı neşe, hırçınlık, kendine aşırı güvenme ve her şeyi en iyi bilir ve yapabilir olma hissi, aşırı hareketli, durmadan, yüksek sesle ve hızlı konuşma belirtileriyle ortaya çıkar. Aşırı artmış enerji, aktivite ve yerinde duramama, aşırı hassasiyet, irritabilite (alınganlık, kolayca tepki göstermek, öfkeli davranmak) düşünce çağrışımının artması, bir fikirden öteki fikre atlamak, dikkatte değişiklik, konsantre olamama, az uykuya ihtiyaç duymak ve uykusuzluk, kendi gücü ve becerileri hakkında gerçekçi olmayan inançlar, aşırı para harcama, alışveriş, hızlı araba kullanma, sorumsuz ve cüretkar davranışlar, sonunda zarar göreceğini düşünmeden gereksiz risklere atılmak ve özel yaşamda riskli davranışlar, cinsel dürtülerde, cinsel iştahta ve istekte artış vardır. Bir şeylerin ters gittiğini, hasta olabileceğini inkar ederler. Bunlara bazen sesler duyma, hayaller görme, saçma düşünceler (örneğin kendinin ermiş, peygamber olduğuna inanma ya da takip edildiği, kötülük yapılmaya çalışıldığı gibi düşünceler) eklenebilir. Eğer bu belirtilerden 3 veya daha fazlası belirtilen öteki semptomlarla birlikte ve günün sonunda, hemen hemen her gün, en az 1 hafta veya daha uzun süre olursa, manik epizod teşhisi konur.
Hipomanik epizod: Manik epizotta anlatılan belirtiler oldukça hafiftir. Orta derecedeki manik duruma hipomani denir. Hipomani bunu yaşayan insana iyi duygular yaşatır, iyi gelir ve hatta fonksiyonlarda iyilik ve üreticilikte artışa sebep olabilir. Aile ve arkadaşlar bu belirtileri ve dönemleri kendileri tanıyabildikleri halde, hasta bunu inkar edebilir. Ancak gerekli tedaviyi olmayan kişilerden bazılarında, hipomani giderek manik duruma veya depresyona geçebilir.
Karma epizod: Manik ve depresyon belirtilerinin birlikte görüldüğü tiptir. En sık belirtileri, saldırganlık, uyku uyumada zorluk, yemek yemede, iştahta çok önemli değişiklikler, psikotik belirtiler, intihar düşünceleri, çok üzgün, mutsuz, ümitsiz ama aynı zamanda aşırı enerji dolu hissetme. Bu duygu durum bozukluğu, mesleki işlevsellikte, olağan toplumsal etkinliklerde ya da başkalarıyla olan ilişkilerde belirgin bir bozulmaya yol açacak ya da kendisine ya da başkalarına zarar vermesini önlemek için hastaneye yatırılmayı gerektiren özellikler gösterir. Bu belirtiler bir madde kullanımı ya da genel tıbbi durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.
Tedavide: Altta yatan, esas sebep olan biyolojik hastalığı tedavi edebilmek için duygu durum düzenleyici ilaçlar kullanılır. Ancak asıl önemli olan bu hastalığın tekrarlamasını engelleyip, o kişinin hayatını normal yaşamasını sağlayacak ilaçların bulunmuş olmasıdır. Dolayısıyla, eğer hasta ve ailesi doktorları ile çok düzenli bir tedavi ve kontrol işbirliğine girebilirlerse, o kişinin yaşamı hastalığın ortadan kaldırıldığı bir sürece ulaşabilir.
Ülkemizde yetişen psikiyatristler, bu hastalığın teşhis ve tedavisini dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi çağdaş düzeyde yapmakta, özellikle bu hastalık konusunda uzmanlaşmış birçok merkez de artık bulunmaktadır.
İlaca ilaveten, psiko-sosyal müdahaleler ve psikoterapinin belli şekilleri hastaya destek, eğitim ve yol gösterici görevi yaptığı için hastalara ve ailelerine çok faydalıdır. Yapılan çalışmalarda, psiko-sosyal destek tedaviler yapıldığında, hastaların duygu durumunun dengelendiği görülmüştür, hastaneye yatış azalmıştır.
FİZİKSEL HASTALIKLAR VE DEPRESYON
Fiziksel hastalıklar ve ruh sağlığı (özellikle depresyon) insan var oluşunun ve insan hayatının en yaygın iki durumudur. Her fiziksel hastalık yeni bir duruma, bir krize yol açar. Bu yeni durum bireyin bedensel, ruhsal, sosyal bütünlüğüne darbedir. Kişide, basit doğal sıkıntıdan, kayıp-yas tepkisine, narsistik bütünlüğünün tehdit edildiği duygulanımına dek tepkiler uyandırır. Ayrılık endişesi, gelecek endişesi, ölüm korkusu, yeterlilik-bağımsızlık kaybı korkusu, vücut-organ ve bölümlerinin zedeleneceği kaygısı, pişmanlık-suçluluk duygu ve algısı vb. tepkiler uyandırır. Aynı bireyin bedensel, ruhsal, sosyal yetileri ve uyum potansiyeli vardır. Ancak bir problem, çatışma çözümlenemeyince psikolojik belirtiler ortaya çıkmaktadır.
Fiziksel hastalığın neden olduğu kriz, kayıp algısı, kişinin öz-saygı ve beğenisini zedeler, umutsuzluk, psikolojik yas, depresyonun gelişmesinde rol oynar. Öz saygı azalması, depresyonun gelişiminde zemini hazırlar. Fiziksel hastalık ya da hasar durumlarında akut ya da kronik hastalıklarda, organ kayıplarında vücut imajı, kendilik değeri zedelenir. İş, aile, sosyal yaşam, ilişkileri etkilenir, bilinmeyen örtülü çatışmalar (ego enfarktı, işlevsellikte azalma, kayıp algısı) ortaya çıkar. Hastanın hastalığı nasıl algıladığı, baş etme biçimi, çevre destek sistemleri, etkilenen organın sembolik anlamı, algısı (amputasyon, mastektomi, histerektomi vb.) hastanın yaşam dönemi, zorlanmaya verilen cevap biçimleri, uyum potansiyeli, ego gücü, sosyal çevrenin hastayı ve hastalığı algısı önemlidir. Bunlar depresyon gelişiminde rol oynar. Fiziksel hastalıklarda depresyon gelişiminde, biyolojik, psikolojik ve psiko-sosyal birçok faktör vardır. Bunlar;
- Hastalığın kendisi (fiziksel hastalığın niteliği ve seyri)
- Nörobiyolojik (endokrin, hormonal, nüteisyonel, elektrolit) etkiler
- İlaçlar (kortikosteroidler, antihipertansifler, hormonlar, antikanser ilaçları, antibc ilaçları, oral kontrasepsiyon…)
- Kişinin uyum yetenekleri, hastalık öncesi kişilik ve yaşamı ve sosyal çevresi
- Psikolojik tepkilerdir.
Her hastada depresyon geliştiği düşüncesi de, depresyon gelişmesinin doğal, beklenen bir durum olduğu düşüncesi de yanlıştır. Sağlıklı ya da normal bir uyum tepkisi ile ruhsal bozuklukları ayırt etmek gerekir. Fiziksel hastalığı olan kişilerde depresyonun etyolojisi, tanı ve tedavisinin özgün yöntemleri vardır. Biyolojik durumu dikkate almadan, ruhsal işlevleri bütüncül kavrayamayız. Tıbbi hastalığı olanlarda ortaya çıkan depresyon, genel psikiyatride görülen depresyondan, klinik özellikleri, belirtileri ve gidiş özellikleri açısından farklıdır.
Fiziksel hastalığı olan hastalarda depresyonun çekirdek belirtileri şöyledir:
- “Çaresi yok, hastalığım iyileşmeden, tümüyle geçmeden kendimi iyi hissedemem” gibi düşünceler,
- Cezalandırıldığını düşünme, suçluluk duyguları,
- Çaresizlik, umutsuzluk, başarısızlık duyguları,
- İlgi kaybı, haz yetisinin kaybı,
- İntihar düşünceleri,
- Karar verme güçlüğü,
- Ağlama hali, sürekli kaygı.
Bu belirtilerin yoğunluğu, süresi, şiddeti, yaygınlığı, sürekliliği, genel sosyal ve fizyolojik işlevleri bozma derecesi, fiziksel durumla ve psiko-sosyal güçlüklerle ilişkisi tanı ve ayırıcı tanıda dikkate alınmalıdır.
Fiziksel hastalıklarla birlikte görülen depresyon yeterince tanınmamakta ve uygun tedavi edilmemektedir. Genel klinik tıpta depresif hastalık en yaygın psikiyatrik bozukluktur. Fiziksel hastalığı olanlarda depresyon, genel popülasyondan daha fazladır. Ayaktan tedavi gören hastaların %12-36’sında ve yatarak tedavi görenlerin %30-58’inde depresif semptomatoloji ve %12-16’sında depresif sendrom görülmektedir. Bu hastaların %25’inde depresyon fiziksel hastalık öncesinde ortaya çıkmaktayken, %75’inde depresyon, fiziksel hastalıklardan sonra hastalığa ve etkilerine reaksiyon biçiminde gelişmektedir.
Depresyon ve fiziksel hastalıklar arasında birçok muhtemel ilişki vardır. Depresyon tıbbi duruma öncülük edebilir ya da hastalığın erken belirtilerinden olabilir. Depresyon tıbbi-cerrahi duruma tepkisel görüntü olarak ortaya çıkabileceği gibi, doğrudan beyin patolojisine veya kimyasal ileticiler gibi biyolojik süreçlerin etkilenmesine bağlı olabilir. Bazı hastalarda, depresyon ve fiziksel hastalık aynı zamanda görülse de etyolojik olarak bağlantısız olabilir. Yani, depresyon tek başına olabilir, organik hastalıkla birlikte olabilir, organik hastalığın nedeni olabilir, organik hastalığın sonucu olabilir. Klinik değerlendirmede sorunun, ya organik ya da ruhsal diye düşünülmesi en önemli yanılgıdır. İkisinin birlikteliğini ve birbirleriyle etkileşimini anlayabilmek, biyolojik bilimler ve psiko-sosyal bilimlerin ortak etkileşimini kavrayabilmeyi gerektirir.
Fiziksel hastalığın ilk belirtisi olarak depresyon, fiziksel hastalığın diğer işaretlerinden ve belirtilerinden önce görülebilir. Klinik psikiyatrik popülasyonun %46’sının doktorların gözünden kaçan ciddi tıbbi bir problemi olduğu bildirilmiştir. Bunların %69’unun tıbbi duruma eşlik ettiği ve hastaların %18’inde psikiyatrik belirtilerin görülmesinin temel nedeni olduğu bildirilmiştir. Depresyon diğer psikiyatrik semptomlarla birlikte 46 pankreas kanseri hastasının 22’sinde ilk belirti olarak görülmektedir ve psikolojik belirtiler fiziksel belirtileri 43 aya kadar maskeleyebilmektedir. Majör depresyon bazen Cushing hastalığının, Addison hastalığının, hipertiroidizm ve hipotiroidizmde klasik endokrin belirtilerinden önce görülebilir. Hodcgking hastalığında da primer ya da sekonder depresyon belirtileri nörolojik belirtilerden çok önce ortaya çıkabilir.
Fiziksel hastalığı takiben ortaya çıkan depresyon, kanserler, enfeksiyon hastalıkları, kalp-damar hastalıkları, akciğer hastalıkları, merkezi sinir sistemi hastalıkları, romatolojik hastalıklar, travma, cerrahi komplikasyonlar ve organ kaybı olan hastalarda sık görülür. Ayrıca, bu hastalıkların tedavisinde kullanılan birçok depresyon gelişimine neden olabileceği (farmakolojik depresyon) unutulmamalıdır.
Son dönem böbrek hastalığı / diyaliz: Böbrek yetmezliği hastalığı olan, diyaliz tedavisi gören hastalarda depresyon akut dönemden sonra ortaya çıkan en yaygın reaksiyondur. Sağlıklarını, fiziksel güçlerini, cinsel potansiyellerini, otonomilerini, çalışabilme yeteneklerini kaybedecekleri endişesi, bir kayıp yaşantısı olarak depresyon gelişmesindeki en önemli unsurlardır. Fiziksel durumun kötüleşmesi ile depresyon şiddeti arasında ilişki vardır. Son dönem böbrek hastalarında %6,5 majör depresyon ve %18 minör depresyon saptanmıştır. Diyaliz hastalarında intihar oranı hem genel nüfustaki orandan hem de diğer kronik hastalığı olanlardan anlamlı ölçüde daha fazladır. Diyete uymama, diyalizi reddetme gibi uyum güçlükleri sıklıkla depresyona bağlı davranışlardır.
Kalp hastalıkları: Kalp krizi (MI), yüksek tansiyon (HT), koroner arter hastalıkları gibi kalp hastalıkları en yaygın ve ölüm oranı en yüksek hastalıklar arasındadır. Kişilik yapısı, zorlayıcı yaşam olayları ile kalp hastalıkları arasındaki ilişkinin yanında, kalp hastalığı sonrası ruhsal bozuklukların ortaya çıkışı ve bu durumun hastalığın seyrini ve tedaviyi olumsuz yönde etkileyişi, bir kısır döngü oluşturur. Kardiyak hastalarda depresyon görülme oranı yüksektir, çalışmalarda bu oran aşağı yukarı %18 olarak bildirilmektedir. Depresyonun, cinsiyetten, hipertansiyondan, ventriküler aritmilerden ve diyabetten daha yüksek oranda koroner olaylar için bağımsız bir risk faktörü olduğu bildirilmiştir. Tedavi edilmeyen depresif hastalarda MI geçirme oranlarının çok daha yüksek olduğu saptanmıştır. Depresyon ve kardiyovasküler risk arasında bulunan bu ilişki biyolojik etki ile açıklanmıştır. Psikolojik ve duygusal zorlanmalar doğrudan kardiyovasküler sistemi etkilemektedir. İlaca ve yaşam tarzındaki değişimlere uyumun az olmasının da katkıları vardır.
Kanser: Kanser, korku, umutsuzluk, suçluluk, çaresizlik, dayanılmaz ağrılar, terk edilme ve ölüm duygularını, düşüncelerini çağrıştırır.
Kanser krizi dört aşamalı bir süreç olarak tanımlanır: 1. Şok hali, 2. Tepki aşaması, 3. Direnme, 4. Uyum. İlk aşamada görülen şoke olma ve inanamama, katlanılması çok güç ve imkansız olan durumlar karşısında oluşan kaygı, panik ve çaresizlik duygularına karşı geliştirilen bir savunma mekanizmasıdır. Hastalarda genellikle bu ilk tepkinin ardından öfke ve depresyon gelişir. Yine bu dönemde “Niye ben” türü hiddetlenmelere ve isyan duygularına ek olarak kaygı, iştahsızlık, dikkat dağınıklığı ve huzursuzluk görülmesi normal olarak kabul edilir. İkinci aşama tepki aşamasıdır. Kişiler bu aşamada hasta oldukları gerçeğini kabul etmeye ve bunun sonucu olarak da duygusal reaksiyon göstermeye başlarlar. Son aşama, hastanın gerçeği kabul edip enerjisini ve ruhsal gücünü yeni yaşamına yönelttiği ve hastalığı ile birlikte yaşamayı öğrendiği uyum dönemidir.
Kanser tanısı ve tedavi yöntemleri, bunların anlamı, hastada şiddetli kaygı ve çaresizlik düşünce ve duyguları yaratır. Kansere uyum güçlüğü ve çaresizlik algısı depresyon gelişiminde en potansiyel unsurlardır. Ölüm korkusu, yaşamın ve ideallerinin tehdit altında olması, otonomisini kaybedeceği, çevreye bağımlı olacağı, fiziksel yıkım olacağı gibi düşünce ve kayıplar depresyonun gelişiminde rol oynar. Kanser hastalarında depresyon görülme sıklığı, tümörün türüne, hasta popülasyonuna ve tanı kriterlerine göre farklılıklar gösterir. 546 kanser hastası ile yapılan bir çalışmada %20 majör depresyon ve %27 depresif duygulanımlı uyum bozukluğu bildirilmiştir.
Araştırmacılar kanser hastalarında depresyon oluşumuna yönelik risk faktörleri olarak, geçmiş duygu durum bozukluğu öyküsü olması, alkolizm, kontrol edilemeyen ağrı, kanserin ilerlemiş safhada olması, fiziksel işlev bozukluğunun derecesi, depresyona yol açtığı bilinen eşlik eden diğer fiziksel bir rahatsızlık ya da ilaç kullanımı (örneğin kemoterapötik ajanlar), sosyal destek eksikliği, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü olarak belirlemişlerdir. Kanser hastaları tanı, yeni tedavi, nüks aşamalarında ve genel olarak tedavinin beklenen iyileşmeyi göstermediği, genel durumun kötüleştiği dönemlerde depresyon açısından daha fazla risk altındadırlar. İntihar riski de bu dönemlerde artmaktadır.
Depresif durumun, kanserin ortaya çıkmasını kolaylaştırıcı ya da mevcut kanserin gidiş ve seyrini, yaşama süresini olumsuz yönde etkilemesi dikkat çekicidir. Bu hastalarda depresyonun beklenir olması, tedavi gereksinimini reddettirmez. Kanser hastalarında depresyon tanısı öncelikle somatik bulgulara göre değil, davranışsal, kognitif bulgulara dayanmalıdır. Fiziksel belirtiler tıbbi durumla ilgili değilse, oranlı değilse, depresyon lehine düşünmek gerekir.
Kronik ağrı: Ağrı ve depresyon insanın acı çekmesinin en yaygın iki şeklidir. Ağrı kişinin biyolojik, ruhsal ve psiko-sosyal sağlık ve iyilik durumları arasındaki karşılıklı etkileşime ilişkin bir yakınmadır ve biyo-psiko-sosyal denge ve uyumun bozulduğunun bir göstergesidir. Psikojenik ya da organik ağrı gibi polar yaklaşımlar, ağrının algılanmasında ve tedavisinde yanlışlıklara yol açabilir. Organik ağrı, emosyonel tepki uyandırır ve kişinin emosyonel durumu ağrının algılanmasını, ifade edilişini, şiddetini ve seyrini etkiler. Psikojenik ağrının da psiko-fizyolojik veya organik bileşkeleri vardır. Psiko-sosyal ve psikiyatrik faktörler kronik ağrının gelişim ve seyrinde rol oynar. Depresyon ağrının gelişmesinde etkili olduğu gibi, kronik ağrılı hastalıklara eşlik eden en yaygın (%30-60) ruhsal durum depresyondur. Kronik ağrı sendromunun hedef belirtileri; ağrı, anksiyete, depresyon ve uykusuzluktur. Bu hastalarda depresyonun nörovejetatif bulguları yaygındır. Depresif hastalarda (fonksiyonel) ağrı yakınması sıktır. Kronik ağrı hastalarının birinci derece yakınlarında alkolizm ve duygu durum bozukluğu sık görülür. Tüm kronik ağrı hastalarının %43,2’sinin geçmişinde majör depresyon olduğu ve %40,5’inin halen alkol kötüye kullanımı davranışı sergilediği saptanmıştır. Bu hastalarda aile öyküsü de belirgin olarak pozitif bulunmuş, 37 hastanın %59,5’inin birinci dereceden akrabalarının en az birinde kronik ağrı tanısı ve %29,5’inde duygu durum bozukluğu tanısı ve %37,8’inin birinci dereceden akrabalarının en az birinde alkol kötüye kullanımı geçmişi bulunmuştur.